HABERLER

Resim


Forum tekrardan kullanıma açılmıştır. Özel mesajlaşma kapatılmıştır. Koleksiyon konusu haricinde, şahsi yorumlar içeren mesajlar, kimin haklı olup olmadığına bakılmaksızın DERHAL SİLİNECEKTİR ! Foruma gönderilen her mesaj anında kontrol edilememektedir. Silinmesini istediğiniz, sizce uygun olmayan mesajları yöneticiye bildirmek için her mesajın üstünde, sağ tarafta bulunan DİKKAT işaretini tıklamanız yeterlidir.

Anadolu Nümismatik Forumu, Osmanlı Nümismatik tarafından idare edilmektedir. Ana web adresimiz http://www.osmanliparalari.com 'dur

OSMANLI'DA HAYVANLAR

:!: :!: :!: SİYASİ İÇERİKLİ, PROVOKATİF veya BİR ÜYE İLE İLGİLİ DOĞRUDAN HEDEF ALICI MESAJLAR ANINDA SİLİNECEKTİR. BU ŞEKİLDE MESAJ GÖNDERENLERİN ÜYELİĞİ İPTAL EDİLECEKTİR. :!: :!: :!:
Forum kuralları
:!: :!: :!: SİYASİ İÇERİKLİ, PROVOKATİF veya BİR ÜYE İLE İLGİLİ DOĞRUDAN HEDEF ALICI MESAJLAR ANINDA SİLİNECEKTİR. BU ŞEKİLDE MESAJ GÖNDERENLERİN ÜYELİĞİ İPTAL EDİLECEKTİR. :!: :!: :!:

OSMANLI'DA HAYVANLAR

Mesajgönderen zolata » Pzr Ara 28, 2008 4:01 am

.Tarihimizle ilgili çokça gündeme gelen,tartışılan sohbeti yapılan konuların yanında, biraz daha geri planda kalmış , eski İstanbul ve saray hayatıyla ilgili günümüze ulaşan bilgiler bana çok ilginç ve biraz da gizemli gelmiştir.Konuyla ilgili küçük bir yer kaplasa da edinebildiğim bazı bilgileri paylaşmak isterim.

ESKİ İSTANBUL TOPLUMUNDA VE SARAYDA HAYVANLAR

Evcil ve yabani hayvanlar, bugün olduğu gibi, geçmiş yüzyıllarda da ilgi çekmiştir.Geçmişten beri birçok medeniyete ait madeni paralarda hayvan figürlerini görmekteyiz.
Hükümdarların, eski zamanlardan beri, zenginlik ve güçlerini sergilemek, eğlenmek veya merak gidermek için hayvan besledikleri bilinmekte.
Bu durum elbette kullanılan paralara da yansımıştır. Birçok İslami parada, aslan,at,kartal gibi hayvan figürleri kullanılmıştır. Osmanlı dönemi madeni paralarında ise bu uygulama daha sınırlı olmuştur ancak bu durum Osmanlı yaşayışında ,özellikle İstanbul ve sarayda hayvanların önemini hele ki yabani hayvan merakının olmadığını göstermez.Eski İstanbul’da maddi gücü yerinde olan kişiler yabani hayvan edinmiş,beslemiş ve sergilemiştir.
Birçok Osmanlı padişahının da evcil ve yabani hayvan edinmeye meraklı olduğu bilinmekte.Bununla ilgili en ilginç bilgiler de özellikle o dönem, İstanbul’a gelmiş olan yabancı gezginlerin anılarında mevcut.
Onaltıncı yüzyılda, Doğu ülkelerinin kültürlerini, işe yarar maddelerini, eski eserlerini tanımak, kaydetmek, bunlardan örnekler toplayıp kendi ülkesine götürmek için seyahat eden Avrupalı gezginlerden biri Pierre Belon’dur (1517-1564). Belon, Doğu gezisi sırasında İstanbul’a da gelmiştir. Seyahatnamesinde İstanbul’daki hayvan sergilerinden bahsetmiştir.

‘’ ..Halkın Konstantin Sarayı dediği eski bir sarayın harabelerinde, Sultan , fillerini ve diğer bazı munis hayvanları beslemektedir. Istanbul’da, Sultan’ın yabani hayvanlarının bulunduğu bir yer var. Burası Hipodrom’un yakınında bulunan eski bir kilisedir. Kilisenin her sütununa bir aslan bağlıdır ki biz bunu kolayca görebildik. Bunları istedikleri zaman çözmekte, çekip çevirmekte ve tekrar bağlamaktadırlar ve hatta bazen şehre bile götürmektedirler. Sultanlar ne kadar barbar olmuş olsalar da, benzeri olmayan ve nadir hayvanları görmekten zevk alırlar. Öyle ki, Sultan’ın hakim olduğu her ülkede yabani bir hayvan tutulduğunda İstanbul’a yollanır ve Sultan ona iyi baktırır ve besler.Bu kilisede zincirlenmiş kurtlar , yaban eşekleri , kirpiler , oklu kirpiler , ayılar, vaşaklar vardır.
Latince, Mures Pontici yani Rats du Pont adı verilen gelincik/kakım (hermine) gibi küçük hayvanları da itina ile beslerler. Kediye çok benzeyen başka küçük hayvanlar da vardı. Sanki tek fark, büyüklükleriydi, ama eski adlarını bulamadık. Bir ara bunların lince’ler olduğunu düşündük; zira panter zannetmiştik. Yine de bunların hangi hayvanlar olduğunu anlayamadık. Ehlileştirdikleri bütün bu hayvanlara Türklerin tatlılıkla muamele etmesini bilmeleri çok şaşırtıcıdır. Kediler gibi, misk kedilerinin (genettes) evden kaçmasına izin vermeleri de aynen çok hayret verici.’’


Belon’dan birkaç yıl sonra, İstanbul’a gelen ve yabani hayvanlar hakkında bilgi veren seyyahlardan birisi Jean Chesneau’dur. Chesnau, Fransa Krallığı’nın Osmanlı Devleti’ne gönderdiği ilk elçilerden biri olan Gabriel d’Aramon’un sekreteri olarak Osmanlı İmparatorluğu’na gelmiştir. Maiyetinde bulunduğu Seigneur d’Aramon’un 1549-1550 yıllarına ait seyahatini Fransa’ya döndükten sonra kaleme almış ve burada, İstanbul’da gördüğü yabani hayvanların adlarını vermiş, bazılarını tarif etmiştir:
Bir başka yer var ki orada, iyi korunan ve bakılan birçok yabani hayvan sergilenmektedir: aslanlar (lyons), dişi aslanlar (lyonnes), vaşaklar (loups cerviers), yabani kurtlar (loups sauvages), yabani kediler (chats sauvages), Sibirya parsları (onces), yabani eşekler (ânes sauvages), deve kuşları (autruches). Bir yerde, bazılarının deniz domuzu (porc marin), diğerlerinin deniz öküzü (boeuf marin) adını verdiği bir hayvan vardır. Ancak hangisine benzediğini bilmiyorum. Yüksekliği büyük bir domuz yavrusu kadar, başı bir öküz başı gibidir, ama boynuzları yoktur. Kulakları taylarınkine benzer. Ağzı bir öküzünkinden iki kere daha büyüktür. Bedeni uzun ve iri, kuyruğu domuz yavrusununki gibi, bacakları kısadır. Sert derisi, tüysüzdür ve tüyleri yanmış bir domuz yavrusunun derisine benzer. Şimdiye kadar gördüğüm en kötü, en çirkin ve en fena kokulu hayvandır. Nil’den getirildiği söylenmektedir. Aynı yerde, çok büyük iki fil vardır. Yaşlı olanı 100 veya 120 yaşında, diğeri 30 – 35 yaşındadır ve daha küçüktür. Bunlar bir takım Mağripliler tarafından bakılmaktadır. Eğer bunlara biraz şarap parası verilirse, filleri gösterirler. Onlara, hortumlarıyla yapmayı öğrettikleri birçok numara yaptırıyorlar. Borozana benzeyen burunlarını elleri gibi kullanıyorlar; suyu, samanı, yulafı ve yedikleri başka her şeyi bununla alıyorlar. Bakıcıları, onların yatmasını, eğilmesini sağlıyor ve seyircilere su, taş ve sopa attırıyor. Hortumunda tuttuğu sopa ile bakıcısıyla eskrim yaptığı gibi, başka eğlenceli şeyler de yapıyor. Bu hoş şeylerden biri, kadırga hazinedarlarından birinin başına geldi. Söz konusu kadırgalar Çeşme’de kışladığı sırada İstanbul’da bulunan hazinedar, üzerinde altın düğmeler ile bir altın madalya bulunan kadife başlığı ile bu fillerden biriyle oynamak isterken, fil hortumuyla bu başlığı hazinedarın elinden kaptı ve yuttu. Hazinedar çok kızdı ve şaşırdı. Aksine filin bakıcısı çok rahattı: başlığın kendisine kalacağı ve gerek altın düğmeleri ve gerekse madalyayı filin pisliğinin içinden çıkaracağı konusunda hazinedarı temin etti.
Bu hayvan diğer hayvanlardan daha munis. Eklemleri olmadığını ve bu yüzden yatamadığını duyardım ama, bu doğru değilmiş. Zira aksini gördüm. Büyük Sultan’ın [Kanunî Sultan Süleyman] kampında iken Sayın Büyükelçi Bey’e verilen küçük filin de eklemleri vardı. Bu fil, biz Halep’te iken orada öldü. İstanbul’daki fillerden büyük olanının yüksekliği 3 metre (10 palmes) ve kuyruğu sayılmaz ise, uzunluğu da 4,2 metre (14 palmes) dir. Hortumu 2,7 m (9 palmes) uzunluktadır. Bacaklarındaki ilk eklem yeri, yerden 35 cm (1 pied) yüksekliktedir ve karın ile ikinci eklem arasındaki mesafe 85 cm (2,5 pieds) dir. Mısır ve diğer yerlerden gelmiş ve ismi bilinmeyen daha birçok hayvan vardır. Deve ve mandalar (su sığırı) bütün Yakındoğu’nun her tarafında bulunmaktadır.....”

Herhangi bir resmi görevi olmasa da Viyana’dan İstanbul’a gelmiş olan Alman gezgin Hans Dernschwamm (1494-1568), 25 Ağustos 1553’de geldiği İstanbul’da bir buçuk yıl kadar kalmıştır. Bu bakımdan Seyahatnamesi’nde İstanbul ile ilgili etraflı bilgi bulunmaktadır.

‘’ ..22 Ekimde (1553) garip bir hayvan gördük. Buna zürafa, Türkçe’de zuruapa (zürafa) diyorlar. Geyik büyüklüğünde, küheylan bir ata benziyor. Araları açık sivri tırnaklı ayakları geyik ayakları gibi. Arka ayakları ön ayaklarından daha kısa; ince uzun bir boynu var. Başı ise çok küçük. Hulâsa genç bir karacayı andırıyor. Başı daima yukarıya doğru kalkık. Uzun boylu bir Macar cosia’sı (süvarisi) veya mızraklı başçavuş gibi yürüyor. Yiyeceğini yerden veya yüksek bir mahalden rahatlıkla alabiliyor. Soluk bir rengi var. Vücudunda beyaz, dilim dilim ayrılmış şeritlere benzeyen kalın çizgiler görülüyor. Tüyleri bir binek atının tüyleri gibi kısa, kuyruğu ise atlas bir örtünün kenarlarından sarkan saçaklar gibi hafif tüylü ve kısadır. İki tane küçük boynuzu ve sade, küçük bir yelesi var. Çok sevimli bir hayvan. Herhalde, vaktiyle efsanede bahsedilen yarı insan, yarı hayvan mahluk bu olsa gerek. Türkler burayı almadan önce Bizans imparatorlarının ikametgahı olan eski ve harap bir sarayda yüksek bir kubbenin altında duruyor. Bu hayvandan başka iki tane fil yavrusu gördük. Bunlar da bekçiler tarafından kaldıkları yerden dışarı çıkarılmışlar. Bekçi ilk önce elinde çıngıraklı meşin bir top tuttu. Fil hortumu ile topa bir vurup onu havaya fırlattı. Sonra bekçi topu filin hortumuna verdi. Bu defa fil topu sıkıca tuttu ve sanki eliyle yapıyormuş gibi çıngırağı çalmaya başladı. Bekçi file yatmasını emretti. Fil yere yattı, yan döndü, otların üzerinde yuvarlandı. Yine bekçinin emriyle çömeldi, diz çöktü. Daha sonra bekçi küçük bir sopayı fırlattı. Fil onu getirip bekçinin eline verdi. Velhasıl bu koca fil topla, sopa ile birçok marifetler gösterdi. File burra (boru) diye seslenince, fil sanki bir borozan öttürüyormuş gibi bağırmaya, sesler çıkarmaya başladı. Buna Latincede barritus, Türkçe’de boru deniyor. Bundan başka eski harap kilisede şimdi leoparlar, kaplan, vaşaklar, ayılar ve daha birçok yabani hayvan bulunduruluyor.’’

Ferdinand’ın Kanuni Sultan Süleyman’a elçi olarak gönderdiği Belçikalı diplomat Ogier Ghiselin Busbecq (1522-1592), 1554’te İstanbul’a gelmişti. Görevi, Türklerin Macaristan’ı almasını diplomasi yoluyla engellemekti. 1562’de Türkiye’den ayrılan Busbecq’in, arkadaşı Nicholas Michault’ya 1555, 1556, 1560, 1562 yıllarında yazdığı dört mektup, Türk Mektupları olarak tanınmış ve ilk defa 1633’de Leiden’de basılmıştır. Busbecq, klasik dilleri bilen bir eski eser meraklısı ve bir koleksiyoncudur. Türkiye’den eski eserler, eski paralar ve etnografik malzeme yanında az sayıda bitki örneği ve bitki resmini de Viyana’ya götürmüştür.

‘’.. İstanbul’da türlü türlü yabani hayvanlar gördüm: vaşak, yabankedisi, panter, leopar ve aslanlar o kadar iyi terbiye edilmişti ki, yanındaki adam yemek üzere ağzına verilmiş bir koyunu çekip aldığı halde hiç sükûnetini bozmadı. Halbuki, kanın tadını pekâlâ almıştı. Bir küçük fil yavrusu da gördüm. Çok hoşuma gitti. Çünkü dans ediyor, top oynuyordu. Şimdi sizi hayalimde görüyorum. Tebessümünüzü zaptedemiyecek ve “Nasıl fil top oynar ve danseder mi?” diyeceksiniz? Fakat neden olmasın? Seneca bize gerilmiş ip üzerinde yürüyen bir filden bahsetmedi mi? Pliny Yunan alfabesini bilen bir fil bulunduğuna şehadet etmiyor mu? Şimdi siz benim anlattıklarımı dinleyiniz. Söylediklerimi uydurmuyorum, yahut yanlış anlatmıyorum. File dansetmesi emrolunduğu zaman, bir ayağını basıp kaldırarak ilerledi, tıpkı dansediyor gibiydi. Top ile de oynadı. Top atıldığı zaman hortum ile tutuyor, bizim elimizle yaptığımız gibi, sonra hortum ile atıyordu. Filin dansettiğine ve top oynadığına dair söylediklerimle iktifa edemiyorsanız size bunu daha uzun uzun, güzelce anlatacak birini bulabilirsiniz.
İstanbul’daki hayvanlar arasında bir de zürafa varmış. Fakat tam ben geleceğim sırada ölmüş. Fakat kemiklerini gördüm. Bunları gömmüşlerdi. Tetkik edeyim diye çıkardılar. Bu hayvan arka tarafına nispetle karşıdan daha yüksektir. Onun için üzerinde bir süvari yahut yük taşımağa yaramaz. Kendisine develeopar deniliyor. Çünkü deve şekline benzer bir başı ve boynu ve bir leopar gibi benek benek derisi vardır.”


Busbecq, Kanuni Sultan Süleyman tarafından İstanbul’dan Amasya’ya giderken yolda gördüğü kaplumbağa, çakal, keçi, koyun, kuş, ördek, sırtlan, sıçan ve balıklar hakkında da yazmıştır. Ayasofya civarında tuttuğu ortası avlulu evde, İstanbul’dan ve Anadolu’dan satın aldığı hayvanları beslemiş, bir anlamda özel bir hayvanat bahçesi kurmuştur. Bu koleksiyon hakkında, 1 Haziran 1560 tarihli üçüncü mektubunda şunları yazmıştır:

‘’..İlk gözdelerimiz maymunlardı. Türlü türlü tuhaflıkları ile bizi çok güldürüyorlar. Adamlarım, onların etrafına toplanarak, yaptıkları tuhaflıkları seyretmeye doyamıyorlardı. Tilki, ayı, geyik, karaca, katır yavrusu, vaşak, sansar, samur gibi hayvanlar da aldım. Eğer daha merak ediyorsanız, bir de domuzumuz vardır. At uşaklarının sözüne bakılırsa, beygirler bununla beraber bulunmaktan pek hoşlanıyorlarmış. Hayvanların arasında bunun da muhakkak bulunması lazımdı. Çünkü Asyalıların birçoğu evimi ondan dolayı ziyaret ediyorlar, bu pis hayvanı görmek istiyorlardı. Onların mukaddes kitapları domuz etini yemeyi haram kılmıştır. Müslüman topraklarında domuz bulunmaz. Onun için domuzun nasıl bir hayvan olduğunu hiç görmemişlerdir… Türlü türlü kuşlarım da vardı. Kartal, karga, alakarga, garip cinsten ördekler, keklik ve saire. Doğrusu evim o kadar hayvan doludur ki, dostlarımdan biri onu pek haklı olarak nuhun gemisine benzetmişti. Bu hayvan koleksiyonu, dediğim gibi adamlarımı eğlendirdikten ve onlara memleket hasretini unutturmağa yardım etmekten başka, muhtelif muharrirlerde okuyup da inanmadığım birçok malumatı tahkik etmek imkanını bana temin ediyordu. Bu muharrirler hayvanların insanlara karşı fevkalade bir muhabbet ve merbutiyet duyduklarına dair birçok misaller gösterirler. Ben bu sözlere hiçbir zaman inanmamıştım.. Çünkü safderun görünmekten korkuyordum. Fakat Assyria’dan bir vaşak getirttim. Birkaç gün içinde adamlarımdan birine o kadar alıştı ki ona aşık olduğunu inkar etmeye imkan yoktu…. Ondan ayrılmaya tahammül edemezdi. Bu adam, denizaşırı Türk karargahına gitmek için bana refakat ettiği zaman, vaşak kederinden hastalandı, günlerce yemedi ve nihayet öldü. Buna çok canım sıkıldı. Çünkü vaşağı, başka terbiye görmüş bir hayvanla beraber tüylerinin güzelliğinden dolayı imparatora takdim etmek fikrinde idim. Alelâde vaşaklardan başka bir hayvan gibi görünüyordu. En güzel vaşaklar Assyria’dan geliyor. Derileri ondört onaltı altın kuron kıymetindedir. Bende Balear adalarından gelmiş bir turna var ki, sair adi cinslerden farklıdır. Kulaklarından aşağı beyaz tüyler sarkar. Ensesi siyah tüylüdür. Türkler başlıklarını bununla süslerler. Bu kuş adi cinslerden büyüklük itibariyle de farklıdır. İşte bu Balear crane’ı bir İspanyalı askere büyük bir merbutiyet eseri gösteriyordu. Bu askeri fidye vererek ben esaretten kurtarmıştım [bir Türk’ten satın alıyor]. Askere o kadar alışmıştı ki yanında saatlerce yürüyebilirdi …. nihayet onun yatağı altında uyumayı da adet edindi. Şimdi oraya bir de yumurta yumurtladı... İnsana alışmış bir geyiğim vardı. Aylardan beri bizimle yaşıyordu….. Gayet büyük bir geyik idi. Sonbahar başlangıcında doğurma mevsimi için Macaristan’dan Avusturya’ya geçmeleri mutat olan hayvanlara benziyordu. Onu bir dilenciden satın almıştım. İbtida bir dua okuyor, bunda Allahın ismi sık sık geçiyor, her vesile ile başını iğiyordu. Geyiği de böyle yapmaya alıştırmıştı. Sonra etraftan sadaka topluyordu. Halk geyiğin zekasına hayran kalıyordu. İlahi şeyleri anlamak kabiliyetinde olduğunu zannederek sahibine para vermek hususunda birbirleriyle rekabet ediyorlardı. Çok büyük olduğu için bu geyiği imparatora takdim etmek istiyordum. Türkler bütün hayvanlara ve bilhassa kuşlara karşı şefkatli davranırlar. Bunların içinde de en çok çaylakları (kites) tercih ederler. Fikirlerince bu kuşların vazifesi şehirlerini temiz tutmaktır. Onun için bu cins kuş burada pek mebzuldür. Kendilerine bir şey yapılmadığından insana alışıyorlar. Bir ıslık çalarsanız davetinize icabet ederek gelirler ve havaya atılan bir gıdayı ayaklarının arasına sıkıştırarak yükselirler. Adet edindim: bir koyun kestiriyorum. Barsaklarını çaylaklara dağıttırıyorum. Bunlar havaya atılıyor. Derhal on, oniki, yirmi çaylak peyda oluyor… Söz kuşlardan açılmışken size kekliklerimden bahsetmeyi unutmak istemem. Buradaki eğlencelerimi size tamamen anlatmış olayım. Keklikleri Sakız’dan getirttim. Bunlar kırmızı gagalı ve kırmızı bacaklı cinstendirler. İnsana o kadar alışkındırlar ki, adeta zararlı oluyorlar. Tozlarını silkmek için benim ipekli terliklerine sürtünerek onu berbat ediyorlar. O kadar izab ettiler ki nihayet onları bir odaya kapamaya mecbur oldum. … İmparatora böyle ehlileştirilmiş bir keklik götürmeyi çok düşünüyorum. Böyle keklik yetiştirme adetini bizde de tesis etsin...Atları Kilikya’dan Arabistan’dan Kapadokya’dan getirttim… Türkler atlara gayet iyi muamele ederler… Bizim seyislerimiz beygirlerine muttasıl bağırmazlarsa, böğürlerine vurmazlarsa hiçbir şey yapamayacaklarını zannederler. Altı dişi devem var. Bunları yük taşımak için satın aldım. Fakat asıl maksadım metbuuma takdim etmektir. Faydalarını görerek belki bu cins hayvanları bizde de yetiştirmeğe ehemmiyet verirler.’’

Onyedinci yüzyılın ikinci yarısında, Eremya Çelebi Kömürcüyan (1637-1707), Ayasofya yakınındaki eski bir kilisede yabani hayvanların bulunduğunu bildirir:

‘’..Karşımızda işte Ayasofyayı temaşa ediyoruz... Burada, kubbe pencereleri kapanmış olduğu halde bir arslanhane vardır. Vaktiyle bir kilise olan bu bina şimdi fil, tilki, kurt, çakal, ayı, aslan, timsah, pars ve kaplan gibi hayvanlarla doludur. İçeri girmek istermisiniz? Çok karanlıktır ve hayvanlar gürlemektedir. Bekçiler iri çıralar yakarlar; bahşiş için birkaç akçe hazırla.’’

19.YY’DA SARAY

Osman Nuri Ergin’e göre, Yıldız Sarayı bahçesinde,

‘’....en çok güvercin, karaca, geyik, nadir koyunlar vesair her nevi kuşlar vardı....köpekler için ayrı bir köşk tahsis edilmiş, kediler için de ayrı bir yer tefrik edilmişti. Fakat bunların hepsinden mükemmeli “Kuşhane idi”. Burada türlü türlü kuşlar toplanmış, her biri bir başka perdeden öter, hepsi birden zarif bir mecmua-i elvân teşkil ederdi. Kuşçubaşı’nın idaresi altında 20’den fazla adam, bu kuşlara bakmaya memur idi. Hayvanat-ı sairenin hepsi için de bir müdür ile 30 memur müstahdem idi. Yıldız’da hayvanat-ı vahşiye pek az idi. Habeş Kralı’nın hediye ettiği birkaç aslan, kaplan ve parstan ibaret idi.’’

II.Abdülhamid’in 1909’da tahttan indirilip Selanik’e gönderilmesinden sonra, Sultan V. Reşad’ın mabeyn başkâtipliği görevinde bulunan Halit Ziya Uşaklıgil, anılarında, Hollanda’dan ve Almanya’dan getirtilmiş çeşit çeşit renkli küçük kuşlardan, muhtelif cins irili ufaklı köpeklerden ve çok sayıda güvercinden sözettiği68 gibi 1909 sonrası durumu da anlatmaktadır:

‘’..Abdülhamid’in başlıca meraklarından birini hayvanlar teşkil ederdi. Atlardan sonra gelenler köpekler idi. Bunlardan ne kadar ve kaç çeşit vardı? Bunu tahmin etmek mümkün değil; her halde en iyi ve nadir cinslerden seçilmiş olacak. Nitekim papağanlar, kanaryalar, dudular, kumrular. Hele güvercinler de öyle idi. Saray hazine-i hassaya geçmeden evvel bunlar hükümet tarafından galiba sattırılmış ve dağılmış idi. Biz bunlara mahsus daireleri gezerken hususiyle renk renk papaganlara hayran olmuştuk. Tavuk kümesleri de öyle idi. Kendisine inziva hayatında mümkün mertebe vakit geçirtecek vesile arayan Abdülhamid, Beyoğlu’nun Avrupa ile münasebeti olan müesseseleri vasıtasıyla daima köpek, kuş, kümes hayvanları getirtmiş, bunlarla sarayın etrafını doldurmuş. Bittabi bunların o nispette bakıcıları da vardı.
En bakımsız kalan ve yavaş yavaş, cinsleri, aykırı çiftleşmeler neticesiyle bozulan güvercinler idi. İlk önce hemen bütün diğer hanedan azası gibi güvercinlere pek merak saran Abdülhamid, gittikçe üreyen ve adetleri binlerce çifte varan bu güzel kuşları idare edebilmekten aciz kalarak kendi hallerine bırakmış ve böylelikle türlü fedakarlıklar yapılarak tedarik olunan nadir cinsler hep bozulmuştu. Sarayı bunların kalabalık istilasından kurtarmak epeyce iş uzun bir iş olmuştu.
Hanedan içinde güvercin merakını en ziyade ileri götüren ve en iyi cinslere malik olduğundan bahsedilen Vahidüddin idi. Ondan sonra da Sultan Reşad gelirdi. Dolmabahçe’de birçok zamanını güvercinlikte geçirirdi. ... Hünkar, kuşçubaşısına emir vererek Nişantaşı konağında bir güvercinlik yaptırmış ve buraya en seçmelerinden yirmi-otuz çift göndermişti
.’’

Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı, tarihçi Prof. Dr. Vahdettin Engin ve Yrd. Doç. Dr. Erhan Afyoncu'nun hazırladıkları "Payitaht-ı Zemin Eminönü Bir Dünya Başkenti" adlı eser, Osmanlı'nın hayvan haklarına bakışını da göstermektedir.Örneğin, Padişah 3. Murad, 1587'de "yük beygirlerine taşıyabileceklerinden fazla yük yüklenmemesi konusunda" ferman çıkardı. Fermanda, sahiplerinden, hayvanlarını iyi beslemeleri istenirken, hayvanlara tahammül edebilecekleri ağırlıktan fazlasını yüklemek de yasaklandı.
Kitabı hazırlayanların bilgileri yorumladığı bölümde ise şu görüşlere yer veriliyor:

"Aslında çok basit gibi görünen bu hadisenin üzerinde biraz düşünüldüğünde, çok önemli mesajlar içerdiği görülmektedir. Hayvanlara gösterilen günümüzde dahi örnek alınacak bir davranış biçimi olduğunu kabul etmek gerekir.
Söz konusu icraat ve hayvanlara gösterilen duyarlılık, benzerine kolay rastlanmayacak bir uygulama olarak Türk tarihi açısından olduğu kadar dünya tarihi açısından da büyük önem taşımaktadır.
"

Çok daha geniş bilgiler:

Gülgün Üçel-Aybet'in 'Osmanlı Dünyası ve İnsanlar' (1530-1699)
Tülay Artan, “Eski Saray,” İstanbul Ansiklopedisi, c.3, sayfa 204-205.
Tire'de darpedilen kartal figürlü Osmanlı mangırları-Necdet Kabaklarlı-Osmanliparalari.com.-yazılar.
Semavi Eyice, “Arslanhane,” İstanbul Ansiklopedisi, c.1,1993
Nurhan Atasoy, Hasbahçe, Osmanlı Kültüründe Bahçe ve Çiçek. Aygaz Yay. İstanbul 2002
Asuman Baytop, Türkiye’de Botanik Tarihi Araştırmaları, Yay. Haz. F. Günergun, Tübitak Yay. Ankara 2004
Hans Dernschwam (1494-1568), İstanbul’a ve Anadolu’ya seyahat günlüğü. Çeviri Yaşar Önen. Kültür Bakanlığı Yayınları
Busbecq Türk Mektupları. Tercüme eden Hüseyin Cahit Yalçın. Remzi Kitabevi, İstanbul
Eremya Çelebi Kömürcüyan, İstanbul Tarihi – XVII. Asırda İstanbul. Tercüme Hrand D. Andreasyan. İstanbul
Evliya Çelebi, Seyahatname
İ.H. Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Saray Teşkilatı, Ankara 1988
Deniz Esemenli, Osmanlı Sarayı ve Dolmabahçe. Homer Kitabevi, İstanbul 2002
Ayşe Osmanoğlu, Babam Sultan Abdülhamid (Hatıralarım)
Osman Nuri [Ergin], Yıldız Sarayı.
Halid Ziya Uşaklıgil, Saray ve Ötesi – Son Hatıralar
Payitaht-ı Zemin Eminönü Bir Dünya Başkenti.-Eminönü Belediyesi.-
*ilyas Çamlı*
zolata
(ÇA) Koleksiyoner
(ÇA) Koleksiyoner
 
Mesajlar: 378
Kayıt: Cum Ağu 11, 2006 3:24 am
Konum: KOCAELİ-BOLU

Dön Tarih İle İlgili Konular

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir

cron