HABERLER

Resim


Forum tekrardan kullanıma açılmıştır. Özel mesajlaşma kapatılmıştır. Koleksiyon konusu haricinde, şahsi yorumlar içeren mesajlar, kimin haklı olup olmadığına bakılmaksızın DERHAL SİLİNECEKTİR ! Foruma gönderilen her mesaj anında kontrol edilememektedir. Silinmesini istediğiniz, sizce uygun olmayan mesajları yöneticiye bildirmek için her mesajın üstünde, sağ tarafta bulunan DİKKAT işaretini tıklamanız yeterlidir.

Anadolu Nümismatik Forumu, Osmanlı Nümismatik tarafından idare edilmektedir. Ana web adresimiz http://www.osmanliparalari.com 'dur

İSTANBULDA BEYAZ RUSLAR-SİMİRNOV VOTKA

:!: :!: :!: SİYASİ İÇERİKLİ, PROVOKATİF veya BİR ÜYE İLE İLGİLİ DOĞRUDAN HEDEF ALICI MESAJLAR ANINDA SİLİNECEKTİR. BU ŞEKİLDE MESAJ GÖNDERENLERİN ÜYELİĞİ İPTAL EDİLECEKTİR. :!: :!: :!:
Forum kuralları
:!: :!: :!: SİYASİ İÇERİKLİ, PROVOKATİF veya BİR ÜYE İLE İLGİLİ DOĞRUDAN HEDEF ALICI MESAJLAR ANINDA SİLİNECEKTİR. BU ŞEKİLDE MESAJ GÖNDERENLERİN ÜYELİĞİ İPTAL EDİLECEKTİR. :!: :!: :!:

İSTANBULDA BEYAZ RUSLAR-SİMİRNOV VOTKA

Mesajgönderen arteoseos » Cmt Mar 14, 2009 6:00 am

Tarihten bir alıntı....
"Ülkelerinden kaçıp gelen Ruslar, Türk kıyıları ufukta göründüğünde 'işte ikinci vatanımız' diye acıyla düşündüler. O zaman, sözcüklerin tınısında hayal kırıklığı ve gözyaşı vardı sadece. Oysa, 'ikinci vatan' tanımı beklenmedik bir şekilde gerçeğe dönüştü... Türkiye ve onun bizi kendinden sayan cesur halkı bizlere ne kadar çok şey verdi. 'Kardaş' sözcüğü asla hafızalarımızdan silinmeyecek."
'Elveda' isimli 1924 baskısı 'Almanak'ın bir veda yazısından alınma bu cümleler.
1919 yılından başlayarak 1924'e dek süren göç dalgası içinde Türk topraklarından geçen binlerce Rus, arkalarında derin izler bırakarak gittiler. Bugün, günlük yaşamın bir parçası olarak kanıksadığımız, kültür ve sanat olaylarının doğal yadsıması olarak düşündüğümüz pek çok olgunun sosyal hayatımıza ilk girişinin göçmen Ruslar ile gerçekleştiğini kaçımız biliyor?
1920 yılının Kasım ayında Kızıl Ordu, Rusya'nın içlerinden Karadeniz'e doğru ilerlemektedir. Perekop bölgesinin de Bolşevikler'in eline geçmesiyle çaresiz kalan General Vrangel, devrim karşıtı ordusunu tahliye etmeye karar verir. Kurulmakta olan SSCB'nin güçlenmesinden rahatsız olan Avrupa ülkelerinden yardım almayı ummaktadır.
Bu bağlamda, Beyaz ordunun silahsız askerlerini, Menşevikler'in bir kısmını taşıyan 120 gemi Karadeniz'de yol alıp Haliç açıklarına gelir. Gelenler sadece askerler değildir şüphesiz. Bölgede yaşayan toprak beyleri, tüccarlar kısacası kurulmakta olan yeni düzenden hoşnut olmayan, can korkusuna düşmüş insanlar yığını doldurur gemileri. O dönemde, İstanbul işgal güçlerinin elindedir. Boğazda bir süre karantinaya alınan gemilerden 60 kadarı yolcularını İstanbul'a bırakmak için için alır. Bu, Rusya'dan gelen ikinci göçmen dalgısıdır. İlk grup mülteciler, 1919 yılında Kızıl Ordu'nun Kırım'a girmesiyle gelmiştir. Kasım 1920'de gelen 135 bin Rus vatandaşıyla birlikte Türk topraklarındaki Rus göçmen sayısı yaklaşık 167 bini bulur. Bunlardan 28 bini asker kökenlidir. Bu kişiler Gelibolu ve Çatalca'daki askeri kamplara yerleştirilirler. Belki de en zor koşullarda yaşayanlar bunlar olur.
Artık 'gönüllüler ordusuna' dönüşen askerlerini yönetmekte zorlanan General Vrangel'e İngiltere ve Amerika'nın ardından Fransa da yardımı kesince; Rusya'yı Kızıllar'dan kurtarma umudunu yitiren Vrangel zor duruma düşer. Gelibolu'daki kamplarda insanlık dışı şartlarda yaşayan insanların büyük bir çoğu da İstanbul'a kaçar. Burada, kendileri ile gelmiş sivil soydaşlarıyla aynı kaderi paylaşmaya başlarlar.
Çoğunluğu İstanbul'un Avrupa yakasına yerleşen Ruslar, bir şekilde hayatlarını sürdürmeye çalışırlar. Mal varlıklarıyla beraber, sosyal statülerini de ülkelerinde bırakan bu insanlar buldukları işlerde çalışmaya başlarlar. Çoğunluğu Galata, Pera, Taksim, Karaköy civarında bulabildikleri yerlerde; manastırlarda, fabrikalarda, ucuz pansiyonlarda yaşar. O dönemde, Rus Elçiliği Galatasaray'da Narmanlı Yurdu'ndadır. Narmanlı Han'ın merdivenleri, tüm varlıkları geçmişleri olan bu Ruslar'ın bazılarına yatak olur.
Ruslar'ın İstanbulua özellikle de Beyoğlu'nu mesken tutmasıyla İstanbul'un sosyal yaşamı hızlı bir değişime girmiştir. Ruslar kendi alışkanlıklarını, yeni yaşam biçimleri içerisinde sürdürme gayreti içine girerler.
İstanbul'un kültür yaşamını etkilerler
Pek çok restoran, pastane açılırken İstanbul'un kültür yaşamı köklü bir değişikliğe uğrar. Pera Palas'ta, Tokatlıyan Oteli'nde canlı müzik eşliğinde eğlenceler, yemekler düzenlenmeye başlanır. Pera Palas gecelerinde, orkestrarsının şefi ve baş kemancısı olan Zamulenko'nun yönetimindeki senfonik konserlerde, Ruslar arkalarında bıraktıkları sorunsuz yaşamın kalıntılarını soluklamaya çalışırken Türkler de Çaykovski, Beethoven, Rimski- Korsakov gibi bestecilerin melodileri ile tanışırlar. Petersburg Konservatuarı'nı bitiren Maria Obolenskaya, İstanbul'da yaşadığı yıllarda ünlü müzisyenlere ve dansçılara eşlik eder, çeşitli oda orkestralarının konserlerinde piyano çalar.
O zaman verdiği özel derslerle bugün kimin sanatında, piyanosunun tuşlarında izleri olduğu bilinmeyen Pavel Luniç, 1920'den 1926'ya dek geçen sürede İstanbul'da sayısız konserler verir. Ögrencilerine resitaller düzenler.
O dönemler, sinemalarda filmlerin canlı orkestra müzikleri eşliğinde gösterildiği yıllardır. 1919'da İstanbul'a gelmeden önce Rostov Müzisyenler Birliği Başkanı olan İvan Polyanski, Rostov Müzik Akademisi'nde ünlü kemancı Prof. Zelihman'ın öğrencisi olarak yetişmiştir. İstanbul'a geldiğinde dönemin ünlü sineması Majik'te orkestrayı yönetmeye başlar. Onun müziği eşliğinde filmler, daha da zevkle izlenmektedir. Polyanski ile İstanbul'a gelen eşi Natalya Polyanskaya ise başarılı bir sopranodur. Ülkesinden ayrılışın hüznünü çeşitli konserlerde söylediği aryalarla dağıtmaya çalışır.
Müzisyen Ruslar, geçen zaman içersinde Türk toplumu ile bütünleşmeye başlarlar. İzleyicileri, dinleyicileri artık Türkler'dir. Bunun göz ardı etmezler ve programlarına aldıkları eserleri Türkçe seslendirme çabası içine girerler. Bu konuda öncülüğü yapan Aleksandr Sokolov olur. Konserlerinde ünlü Sevil Berberi operasından seslendirdiği aryaların arkasından Slonov'un ünlü romansı "Ah, Sen Güneş"i "Güneş" diye başlayan Türkçe sözlerle söyler.
Konserleri büyük ilgi toplayan Natalya İvanovna Jilo, sahneye çıktığı inci işlemeli Rus kaftanıyla anılır. İstanbul Türkçe'sine, özellikle moda terimlerine, o günlerde bir de 'ala Rus' tanımı eklenir.
"Göçle gelen güzellikler"
"Göçle gelen güzellik"lerin gerçek sembolü ise baledir. Karşı kıyıdan yüzlerce, binlerce insan gelene kadar klasik bale sanatıyla tanışmamış olan İstanbul halkı, bir anda görsel bir şölenle karşı karşıya gelir. Olga Meçkovskaya, Rus balesinin İstanbul'daki ilham kaynağı olur. Bale eğitimini Varşova'da almış olan Meçkovskaya, kızı Anna ile gelmiştir İstanbul'a. Giderken ise arkasında stüdyosunda yetiştirdiği sayıları elliyi bulan dansçı bırakır. Meçkovskaya'ların kazancı ise genç balerin Anna'nın dansına yansıyan 'Doğu' figürleri olur.
Yolu İstanbul'dan geçmiş bale ünlülerinin içinde adının mutlaka anılması gerekenlerden birisi de V.V. Karnetski'dir. Daha önce Kiev Balesi'nde Uyuyan Güzel ve Şarlatan'da başarılı yorumlar yapan sanatçı, İstanbul'da 'İran Halıları', 'Rasputin' gibi baleleri sergiler. Karnetski'yi İstanbul'da gerçek anlamda ölümsüz kılan, gene kendi gibi başarılı dansçı olan Marta Krüger ile beraber dans ettiği 'Şehrazat' balesi olur. Rimski- Korsakov'un bu ölümsüz eserini İstanbul'da sahneye koyan ise Viktor Zimin'dir. Berlin'de Rusça yayımlanmakta olan "Tiyatro ve Yaşam" dergisinin İstanbul muhabiri Grigori Rozarin, Şehrazat'ı izledikten sonra gösteri hakkında şunları yazar: "Rimski- Korsakov'un birkaç kez tekrarlanan Şehrazat balesi olağanüstü başarı elde etti. Sahneleniş, gerçek bir sanat olayıydı. Muhteşem ve parlak bale izleyenleri büyükledi. Ruslar'ın Kislavod ve Harkov sezonlarından tanıdıkları G. Butinkov'un orkestrası çok güzel çaldı."
İşte bu nedenlerdir ki Türkiye'de yaşadıkları sürece, gösterileri büyük beğeni toplayan, yerli ve yabancı basının ilgisini çeken Rus sanatçıları için Amerika, Fransa gibi ülkelerden vize almak diğerlerine göre daha kolay olur ve yavaş yavaş Türkiye'den ayrılırlar. Terk ettikleri Türkler değildir aslında. Ancak, ilk geldikleri yıllardaki işgal İstanbul'u, sonralarında yeni kurulmakta olan Cumhuriyet'in yaşama geçirilmesindeki sancılar başka başka arayışlara iter Ruslar'ı. Aslında, o dönemde, Türk halkının verdiği mücadelenin farkındadır pek çoğu. Belki de Türk halkının gösterdiği direnişte, kendi ülkelerinde sahip çıkamadıkları değerleri görürler.
Yaşadıkları topraklardan ayrılmak zorunda kalan bu yetenekli isimler, İstanbul'un sanat hayatını filizlendirenlerin birkaçı hiç şüphesiz. Aralarından bazılarının Türkiye'de kalmış olduğunu biliyoruz. Bunlardan adını anmadan geçemeyeceğimiz kişi Lidya Arzumanova'dır hiç şüphesiz. Arzumanova, henüz 24 yaşında çiçeği burnunda bir bale sanatçısıyken Rusya'yı terk etmek zorunda kalır. Oysa, vatanında her şey yolunda gitmektedir. 1921 yılında Bolşoy Tiyatro'da çalışmaya başlamıştır. Bolşoy'un sanat kokan duvarlarının ardındaki yaşamı daha anlayamamışken deniz ötesi bir yerde İstanbul'da bulur kendini.
Zor koşullarda yaşamaya başladığı İstanbul'da, kurtuluş kaynağı sanatı ve çalışma azmi olur. 20'li yılların sonuna doğru İstanbul'daki ilk bale okulunu kurar. Arkadaşları başka ülkeler giderken, o, tercihini Türkiye olarak kullanır. Öğrencileri onun kaderini İstanbul'la bağlamışlardır. Arzumanova'nın yetiştirdiği öğrencilerin ilk gösterisi 1931 yılında 'Kaza de Italy' salonunda yapılır. İlk Türk bale müziğini besteleyen Adnan Saygun'un 'Orman Masalı' eseri Arzumanova'nın kareografisi ile oynanır ve büyük beğeni kazanır.
'Beyaz' kimlikleri Türkiye'de güçlenen Ruslar arasındaki yetenekler sadece müzisyenler, bale sanatçıları değildir. Karşı kıyıya çıkan ressam Ruslar, tuval ve fırçalarına sarılmakta gecikmezler. Ekim 1921'de Rus ressamlar ilk sergilerini Mayak'ta açarlar. Mayak, 1920-1922 yılları arasında açık olan bir lokaldir ve Beyoğlu'nda Bursa Sokak'ta 40 numaralı binada bulunan bu merkezde kimi zaman sergiler açılır, kimi zaman da Rus edebiyatı konularında söyleşiler yapılır. Burası Beyaz Ruslar'ın buluşma noktasıdır. Mayak'ta arka arkaya dokuz sergi açılır. Bu arada, Bolşevik düzen karşıtı ressamlar, İstanbul'da Rus Ressamlar Birliği adıyla örgütlenirler.
Birliğin başkanı suluboya tablolarıyla ünlü Vasili İvanov'dur. Türk insanının, İstanbul'un, Boğaz'ın eşiz güzelliğinin göçmen Rus ressamları etkilediği bir gerçek. Vladimir Petrov, Petr Karev bu ressamlara verebileceğimiz örnek isimler. İstanbul'da karşılaştıkları doğa ve etnik güzelliklerin yanı sıra tarihi zenginlikler de Rus ressamları kısa sürede etkisi altına alır. Birçoğu bir yandan cami ve türbelerin resmini tuvallerine yansıtırken bir yandan da Bizans sanatıyla ilgilenmeye başlar. Örneğin; Dimitri İzmailoviç, 1920 yılında karşı kıyıya ayak bastığı andan itibaren İstanbul'un büyülü tarih dokusunun çekim gücüne girer. Bizans sanatıyla yakından ilgilenmeye başlar, bir yandan da kilise duvarlarındaki tasvirleri tuvaline aktararak geçimini sağlar. Alıcıları, genellikle İstanbul'da bulunan yabancılardır. Türkiye'de yaşadığı yedi yıl boyunca binden fazla eser verdiği bilinmektedir.
Simirnov votkası İstanbul'da doğar
Ülkelerindeki kargaşanın ne anlamda geldiğini yorumlamaya fırsat bulamadan, kendilerini Karadeniz'in üstünde bulan Rus sanat ve kültür adamlarının bir kısmı, karşı kıyıya çıktıklarında; yaratıcı fikirlerini, kendilerini bir anda içinde buldukları toplumun ihtiyaçları yönünde çalıştırarak farklı alanlarda çalışmaya başlar. Rusya'da ünlü bir opera sanatçısıyken İstanbul sokaklarında 'Beyaz Rus' olarak dolaşmaya başlayan Vladimir Simirnov da bunlardan biridir. Pera gecelerinde Türkler rakı, Yunanlılar uzuki içerken alkol ve anasonun verdiği lezzetten hoşlanmayan Smirnov, kendisi ile aynı fikirde olan Ruslar'ı da düşünerek 'Simirnov' adını verdiği votkayı üretmeye başlar. Votka imal etmeye başlamasında aslında geçmişin izini yaşatmak arzusu da vardır. Simirnov'un dedesi, Çar Nikola'nın votka tadıcılığını yapmıştır ve aile yüzyıllardır süren bir gelenekle çarlığın votkalarını yapmışlardır. Rusya'da sesi ve yorumuyla ünlenmiş Aleksandr Vertinski, "Beyaz" kimliğine daha konforlu kavuşanlardandır İstanbul'da. Geride bıraktıklarının hüznünü, önünde bulacaklarının bilinmez telaşını biraz daha rahat koşullarda yaşar. Vertinski, İstanbul'da Pera Palas Oteli'nde kalmaktadır. Tanıştığı bir Türk'ün yardımıyla "Siyah Gül" adlı kabareyi açar. Burada; yabancı topraklardaki kendi kabaresinde müşterilerine Çigan melodileri eşliğinde şarkılar söyler. Aynı kaderi paylaştığı insanları sadece eğlendirmekle kalmaz, pek çoğuna da ekmek kapısı olur kabaresi. Vestiyerde çarın kıdemli bir subayı paltoları kabul eder, asillik öykülerini dillerinden düşürmeyen Rus kızlar, masalara hizmet ederler.
Bolşevik Devrimi öncesinde Moskova'da "Maksim" adlı bir kabarenin sahibi olan Fedor Tomas, Moskova'daki yaşamını İstanbul'da da benzeri bir yer açarak sürdürmeye çalışır. Mekanın adı "Stella" olur. O dönemde, Gapontsev'lerin restoranı da açılmıştır artık. Ruslar ve işgal İstanbul'unun diğer yabancıları Rus usulü yemek yemek istediklerinde seçim olanakları artmıştır. Artık herkes en güzel borş çorbasının "Ugalok"ta yapıldığını bilmektedir. Daha zenginler, bir zamanlar Çarlık Rusya'nın belediye reislerinden birinin aşçılık yaptığı "Ermitaj"ı tercih eder. Daha pek çok bar ve restoran açılır Ruslar tarafından Pera ve civarında. Beyoğlu'nun ara sokaklarından birinde General Gavrilov açar bir restoran. Meslektaşı belki de silah arkadaşı General Orehov ise Sakız Ağacı Sokak'ta çalıştırır lokantasını. Moscovite Restaurant, Tepebaşı'ndaki Novotni Bira Bahçesi gene o günlerde Ruslar tarafından açılmış lokantalardandır. Ancak, bunlar kısa süreli olur.
Rejans'ın açılışı
Ruslar'ın açtığı bazı mekanlar ise Türkler'in günlük yaşamında, konuşma diline girecek kadar kültürel bir olgu niteliği ile nakşederler. 1920'li yılların sonuna doğru eve geç gelen eşler, "Burası Petrograd Pastanesi mi?" diye sitemle karşılanır. Evet, Petrograd Pastanesi açılmıştır ve 24 saat hizmet vermektedir. Daha sonraki yıllarda ise dönemin başbakanı Saraçoğlu'nun, pahalılıktan şikayet edenlere, "Nerdeymiş pahalılık, Karpiç'te iki yüz elli kuruşa tabldot var" diye demeçler verdiği bugün bile hatırlanmakta. Karpiç, Cumhuriyet'in ilk yıllarında Ankara'da Atatürk'ün emriyle kurulan ve Rus göçmeni Karpoviç'in işlettiği bir restorandır.
Petrograd'ı 1920'de gelen Ruslar tarafından açılmış işletmelerin en uzun soluklularından birisi olarak tanımlamak yanmış olmaz. Pek çok Türkçe eserde edebiyata, sanata emek vermiş pek çok Türk'ün kaleminden Petrograd adını okumak mümkün. Ünlü edebiyatçı Nurullah Ataç, İkinci Dünya Savaşı'nın ilk yıllarında Ankara'ya yerleşmeden önce Petrograd'ın daimi müşterileri arasındadır. Sadece o mu? Daha pek çok ünlü isim mekan edinir kendine bu pastaneyi. Tarih yazarı, araştırmacı Hikmet Feridun Es, Yıllar Boyu Tarih Dergisi'nin, Kasım 1978 tarihli sayısında yayımlanan bir yazısında değinir Petrograd'a ve "...Petrograd'ın çavdarlı kahvaltıları meşhurdu... Çaylar, gümüş zarflı ve küçük kulplu cam bardaklarda gelirdi" diye yazar. Hikmet Feridun Es'in verdiği bilgiye göre Türk edebiyatının ölümsüz adı Ahmet Hamdi Tanpınar, ünlü ressam Çallı İbrahim'i hemen her gün Petrograd'da görmek mümkündür.
İlk açılışı Beyaz Ruslar ile olan ve günümüzde de aynı mekanda ve aynı ad ile faaliyetini sürdüren restoran 'Rejans' olur. Kimi kaynaklar, lokantanın ilk açılış tarihi olarak 1934 yılını verseler de menülerin üstünde yazılı tarih 1930'dur. Açılış tarihi ile ilgili çelişkiler olsa da hemen herkesin birleştiği nokta, Rejans'ın Pera akşamlarına getirdiği büyülü soluktur. Hemen her gece insanların enternasyonal bir renk armonisi içinde bütünleşip adeta bulundukları mekanlar ile birlikte senfonik müziği oluşturan birbirinden bağımsız ama beraberken inanılmaz bir bütünlüğü yakalayan notalar gibi gelip geçtiği Beyoğlu'nda yolu Rejans'tan geçmemiş ne bir gazeteci, ne bir siyasetçi, ne de bir devlet adamı, edebiyatçı, sanatçı ya da lezzet düşkünü sıradan bir vatandaş bulmak mümkündür. Sadece Beyaz Ruslar üzerine yaptığı araştırmalarla değil, İstanbul araştırmaları ile de haklı bir üne kavuşmuş Jak Deleon "Savaş öncesi İstanbul'unu aydınlatan bir romantik ışıktır, Rejans" diye anlatmaktadır bu yaşlı lokantayı. Başta Alman sefiri olmak üzere pek çok yabancı diplomatın sık sık Rejans'ta yemek yediği, İstanbul'da olduğu dönemlerde Atatürk'ün de keyifle geldiği bir yerdir Rejans. 1976'da talihsiz bir yangın geçiren restoran, 1977 yılı sonlarına doğru restore edilmiş haliyle tekrar açılır. Geçmişin izini aramak, o büyülü alemde kaybolmak isteyenler için bugün bile en uygun yerlerden biri olan Rejans'ta belki Balalayka grubu çalmıyor, belki Valentina Taskin'in piyanosundan yükselen melodiler duyulmuyor ama votka aynı votka. Ve Kievski aynı lezzetinde...

Hülya Arslan / Okan Üniversitesi Rusça Mütercim Tercümanlık Bölümü Öğretim Görevlisi
OSMANLI VE TÜRK MARKA,JETONLAR
arteoseos
(ÇT) Koleksiyoner
(ÇT) Koleksiyoner
 
Mesajlar: 297
Kayıt: Sal Şub 01, 2005 1:15 am
Konum: HASAN KAPLAN-BODRUM

Dön Tarih İle İlgili Konular

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir

cron